Bu içeriğimizde çift dilli bebek yetiştirmenin veya çocuğunuza çift dilli (bilingual) eğitim vermenin potansiyel faydalarından bahsettik.
12. sınıf İngilizcesinde bilinmesi gereken kelimeler ve anlamları
- 12. sınıf İngilizce kelimeleri ve örnekler
- 12. sınıf İngilizce sınavına girmeden önce bilinmesi gereken kelimeler
- 12. sınıf İngilizce kelime ezberlemenin püf noktaları
- Novakid’le tanışın!
- 12. sınıf düzeyinde İngilizce, sadece kelime bilmekten çok metni anlama ve yorumlama becerisi gerektirir.
- Sınavlarda ve alıştırmalarda sıkça karşılaşılan kelimelere önceden aşina olmak, soru köklerini daha hızlı ve doğru anlamayı sağlar.
- Öğrenilen kelimelerin hafızada kalıcı olabilmesi için tekrar, kelimeyi bağlam içerisinde öğrenme ve kelimeleri gruplayarak ezberlemeye çalışmak gerekir.
- sınıfa geldiğimizde çoğumuz aynı şeyi fark ederiz: İngilizce artık sadece kelime bilmekten ibaret değildir. Metinler uzamış, kelimeler daha soyut hâle gelmiş, sorular ise daha fazla yorum yapmamızı ister olmuştur. Bunun nedeni aslında çok basit. Bu yıl, İngilizceyi sınav dili olarak kullanmamız beklenir.
Bir diğer önemli nokta ise 12. sınıf İngilizcesinin akademik dile daha çok yaklaşmasıdır. Okuma parçalarında; çevre sorunları, teknoloji, bilim, toplum ve kişisel gelişim gibi konular yer alır. Bu da daha önce sık karşılaşmadığımız, soyut ve çok anlamlı kelimelerle tanışmamıza neden olur. Aslında zorlaşan şey İngilizce değil de beklenti seviyesi diyebiliriz.
İşte tam da bu yüzden 12. sınıfta İngilizce kelime bilgisi her zamankinden daha kritik bir hâle gelir. Aşağıda, 12. sınıf İngilizce için mutlaka bilmemiz gereken kelimeleri derledik. Hazırsanız başlayalım!
12. sınıf İngilizce kelimeleri ve örnekler
Aşağıda tema tema ayrılmış 12. sınıf İngilizce kelimelerini ve anlamlarını örnek cümeleler eşliğinde inceleyelim!
Law and justice
- Adoption (evlat edinme, benimseme)
Örnek: The court finalized the child’s adoption process. (Mahkeme çocuğun evlat edinme sürecini tamamladı.)
- Bench (hakim kürsüsü, mahkeme heyeti)
Örnek: The judge returned to the bench to deliver the verdict. (Hakim, kararı açıklamak için kürsüye döndü.)
- Break into (zorla girmek)
Örnek: Someone tried to break into our house last night. (Dün gece birisi evimize zorla girmeye çalıştı.)
- Brief (kısa, özet)
Örnek: The lawyer prepared a short brief for the judge. (Avukat, hakim için kısa bir özet hazırladı.)
- Case (dava)
Örnek: The lawyer spent months preparing for this murder case. (Avukat bu cinayet davası için hazırlık yaparak aylarını geçirdi.)
- Civil (sivil, medeni)
Örnek: This is a civil case. (Bu bir hukuk davası.)
- Claim (iddia etmek, talep etmek)
Örnek: He claims that he was at home during the robbery. (Soygun sırasında evde olduğunu iddia ediyor.)
- Clog up (tıkamak, engellemek)
Örnek: The court system was clogged up with too many cases. (Mahkeme sistemi çok fazla dava yüzünden tıkandı.)
- Code of law (kanun, hukuk kuralları)
Örnek: Every citizen must follow the code of law. (Her vatandaş kanunlara uymalı.)
- Consultation (danışma, istişare)
Örnek: The decision was made after consultation with legal experts. (Karar, hukuk uzmanlarına danışıldıktan sonra alındı.)
- Contend (ileri sürmek, savunmak)
Örnek: The prosecutor contended that the crime was planned. (Savcı, suçun planlı olduğunu ileri sürdü.)
- Defence (savunma)
Örnek: The defence argued that the evidence was gathered illegally. (Savunma, delillerin yasa dışı toplandığını iddia etti.)
- Define (tanımlamak)
Örnek: It is hard to define the boundaries of this law. (Bu yasanın sınırlarını tanımlamak zor.)
- Enforce (uygulamak, yürürlüğe koymak)
Örnek: The police are there to enforce the law. (Polisler yasaları uygulamak için oradadır.)
- Fake (sahte)
Örnek: He was arrested for using a fake passport. (Sahte pasaport kullanmaktan tutuklandı.)
- Govern (yönetmek)
Örnek: The country is governed by democratic principles. (Ülke demokratik ilkelerle yönetilir.)
- Grievance (şikayet, yakınma)
Örnek: Employees can file a grievance if they feel mistreated. (Çalışanlar kötü muamele gördüklerini hissederlerse şikayette bulunabilirler.)
- Guilty (suçlu)
Örnek: The jury decided that the defendant was guilty. (Jüri, davalının suçlu olduğuna karar verdi.)
- Handcuffs (kelepçe)
Örnek: The police put handcuffs on the suspect. (Polis şüpheliye kelepçe taktı.)
- Impose (uygulamaya koymak)
Örnek: The government decided to impose new taxes on luxury goods. (Hükümet lüks tüketim mallarına yeni vergiler koymaya karar verdi.)
- In favour of (lehine, -den yana)
Örnek: The judge ruled in favour of the plaintiff. (Hakim, davacı lehine karar verdi.)
- Innocent (masum)
Örnek: He spent ten years in prison for a crime he was innocent of. (Masum olduğu bir suç yüzünden on yıl hapis yattı.)
- Intend (niyet etmek)
Örnek: We do not intend to break any rules. (Hiçbir kuralı çiğneme niyetimiz yok.)
- Invisible (görünmez)
Örnek: Some cyber crimes are invisible to the naked eye. (Bazı siber suçlar çıplak gözle görülmez.)
- Judiciary (yargı, adli sistem)
Örnek: The judiciary must remain independent from political influence. (Yargı, siyasi etkiden bağımsız kalmalıdır.)
- Jury (jüri)
Örnek: The jury listened carefully to all the witnesses. (Jüri tüm tanıkları dikkatle dinledi.)
- Legal (yasal, hukuki)
Örnek: You should seek legal advice before signing the contract. (Sözleşmeyi imzalamadan önce hukuki danışmanlık almalısın.)
- Litigation (dava)
Örnek: The company is currently involved in a long litigation. (Şirket şu anda uzun süren bir davayla uğraşıyor.)
- Note (not, not etmek)
Örnek: Please note that the deadline for filing the case is Friday. (Lütfen dava açma süresinin cuma günü olduğunu not edin.)
- Penalty (ceza, yaptırım)
Örnek: The maximum penalty for this crime is five years. (Bu suçun azami cezası beş yıldır.)
- Persuasion (ikna)
Örnek: The lawyer used his powers of persuasion to convince the jury. (Avukat, jüriyi ikna etmek için ikna kabiliyetini kullandı.)
- Petty (küçük, önemsiz)
Örnek: Petty crimes like shoplifting are common in big cities. (Dükkan hırsızlığı gibi küçük suçlar büyük şehirlerde yaygındır.)
- Principle (ilke, prensip)
Örnek: Equal rights for all is a basic principle of democracy. (Herkes için eşit haklar demokrasinin temel bir ilkesidir.)
- Property (mülk, mal varlığı)
Örnek: This building is private property. (Bu bina özel mülktür.)
- Prosecute (Dava açmak / Yargılamak)
Örnek: The state decided to prosecute the company for pollution. (Devlet, kirlilik nedeniyle şirkete dava açmaya karar verdi.)
- Prove (Kanıtlamak)
Örnek: They couldn’t prove that he stole the money. (Parayı onun çaldığını kanıtlayamadılar.)
- Regardless (Bakmaksızın / Ne olursa olsun)
Örnek: The law applies to everyone, regardless of their status. (Yasa, statülerine bakılmaksızın herkes için geçerlidir.)
- Residential area (Yerleşim alanı / Konut bölgesi)
Örnek: The speed limit is lower in this residential area. (Bu yerleşim alanında hız sınırı daha düşüktür.)
- Row (Tartışma / Kavga / Sıra)
Örnek: There was a loud row between the two lawyers. (İki avukat arasında gürültülü bir tartışma çıktı.)
- Shrine (Tapınak / Kutsal yer)
Örnek: People visited the shrine to pray for justice. (İnsanlar adalet için dua etmek üzere tapınağı ziyaret etti.)
- Speed limit (Hız sınırı)
Örnek: You should always stay within the speed limit. (Her zaman hız sınırları içinde kalmalısın.)
- Sue (Dava etmek)
Örnek: She decided to sue the hospital for negligence. (İhmal nedeniyle hastaneye dava açmaya karar verdi.)
- Supporter (Destekçi)
Örnek: Many supporters of the law gathered in front of the parliament. (Yasanın pek çok destekçisi parlamentonun önünde toplandı.)
- Techno-criminal (Teknoloji suçlusu / Siber suçlu)
Örnek: Techno-criminals use advanced software to steal bank data. (Siber suçlular banka verilerini çalmak için gelişmiş yazılımlar kullanır.)
- Tolerant (Hoşgörülü)
Örnek: A democratic society should be tolerant of different opinions. (Demokratik bir toplum farklı fikirlere karşı hoşgörülü olmalıdır.)
- Ultimately (Sonuç olarak / En nihayetinde)
Örnek: Ultimately, the jury found him not guilty. (Sonuç olarak, jüri onu suçsuz buldu.)
- Violence (Şiddet)
Örnek: The law aims to prevent violence in the streets. (Yasa, sokaklardaki şiddeti önlemeyi amaçlıyor.)
- Welfare (Refah / Sosyal yardım)
Örnek: The government is responsible for the public welfare. (Hükümet, kamu refahından sorumludur.)
- Worthless (Değersiz)
Örnek: The stolen documents turned out to be worthless. (Çalınan belgelerin değersiz olduğu ortaya çıktı.)
Migration
- Afford (maddi gücü yetmek)
Örnek: Many families cannot afford the high cost of living in the city. (Pek çok ailenin şehirdeki yüksek yaşam maliyetine gücü yetmiyor.)
- Animated (canlı, hareketli)
Örnek: The students had an animated discussion about global warming. (Öğrenciler küresel ısınma hakkında canlı bir tartışma yaptılar.)
- Arduous (zorlu, çetin)
Örnek: The migrants began an arduous journey across the mountains. (Göçmenler dağlar üzerinden zorlu bir yolculuğa başladı.)
- Boom (patlama, hızlı artış)
Örnek: There has been a sudden boom in the high-tech industry. (Yüksek teknoloji endüstrisinde ani bir patlama yaşandı.)
- Decimate (Büyük bir kısmını yok etmek)
Örnek: The famine decimated the local population in the 19th century. (Kıtlık, 19. yüzyılda yerel nüfusun büyük bir kısmını yok etti.)
- Deteriorate (kötüleşmek)
Örnek: The economic situation started to deteriorate after the war. (Savaştan sonra ekonomik durum kötüleşmeye başladı.)
- Disgruntled (memnuniyetsiz)
Örnek: Disgruntled employees complained about the long working hours. (Memnuniyetsiz çalışanlar uzun çalışma saatlerinden şikayet ettiler.)
- Displace (yerinden etmek)
Örnek: Thousands of people were displaced by the rising floodwaters. (Yükselen sel suları nedeniyle binlerce kişi yerinden edildi.)
- Emigrate (ülkeden göç etmek)
Örnek: My grandparents decided to emigrate to find better jobs. (Büyükannem ve büyükbabam daha iyi işler bulmak için göç etmeye karar verdiler.)
- Engage in (bir işle uğraşmak)
Örnek: The two countries decided to engage in diplomatic talks. (İki ülke diplomatik görüşmelere başlama kararı aldı.)
- Famine (kıtlık)
Örnek: International aid was sent to the region to fight the famine. (Kıtlıkla mücadele için bölgeye uluslararası yardım gönderildi.)
- Foreign (yabancı)
Örnek: Learning a foreign language opens up new opportunities. (Yabancı bir dil öğrenmek yeni fırsatlar sunar.)
- Hard-pressed (zor durumda kalmış, baskı altında)
Örnek: The government is hard-pressed to find a solution to the crisis. (Hükümet, krize bir çözüm bulmakta oldukça zorlanıyor.)
- High-tech (yüksek teknoloji)
Örnek: The new hospital is equipped with high-tech medical devices. (Yeni hastane yüksek teknolojili tıbbi cihazlarla donatılmıştır.)
- Instead (yerine)
Örnek: He stayed at home instead of going to the party. (Partiye gitmek yerine evde kaldı.)
- Major (ana, büyük, önemli)
Örnek: Unemployment is a major problem in many developing countries. (İşsizlik, pek çok gelişmekte olan ülkede büyük bir sorundur.)
- Mass (kitle, kitlesel)
Örnek: The war led to a mass migration of refugees. (Savaş, mültecilerin kitlesel göçüne yol açtı.)
- Meticulous (çok dikkatli)
Örnek: The architect was very meticulous about every detail of the building. (Mimar, binanın her detayı konusunda çok titizdi.)
- Migrant (göçmen)
Örnek: The city provides support services for every new migrant. (Şehir, her yeni göçmen için destek hizmetleri sağlıyor.)
- Minor (küçük, önemsiz)
Örnek: Don’t worry, it’s just a minor problem. (Endişelenme, bu sadece küçük bir sorun.)
- Necessitate (gerektirmek)
Örnek: The severe drought will necessitate a reduction in water usage. (Şiddetli kuraklık, su kullanımında bir azaltmayı gerektirecek.)
- Nervously (gergin bir şekilde)
Örnek: She waited nervously for her exam results. (Sınav sonuçlarını gergin bir şekilde bekledi.)
- Obliterate (yok etmek)
Örnek: The heavy bombing threatened to obliterate the entire city. (Ağır bombardıman tüm şehri yok etmekle tehdit etti.)
- Periodic (aralıklı)
Örnek: The machine requires periodic maintenance to work properly. (Makinenin düzgün çalışması için periyodik bakıma ihtiyacı var.)
- Perturbed (tedirgin,endişeli)
Örnek: He was greatly perturbed by the bad news. (Kötü haber yüzünden oldukça tedirgin oldu.)
- Plenty of (bol miktarda)
Örnek: There is plenty of evidence to support his theory. (Onun teorisini destekleyecek bol miktarda kanıt var.)
- Rent (kira,kiralamak)
Örnek: They pay a lot of money for rent every month. (Her ay kira için çok para ödüyorlar.)
- Reside (ikamet etmek)
Örnek: Most of the students reside in the campus dormitories. (Öğrencilerin çoğu kampüs yurtlarında ikamet ediyor.)
- Resort (bir yola başvurmak)
Örnek: They had to resort to violence to protect themselves. (Kendilerini korumak için şiddete başvurmak zorunda kaldılar.)
- Rift (ayrılık, çatlak)
Örnek: The debate created a deep rift within the political party. (Tartışma, siyasi parti içinde derin bir ayrılık yarattı.)
- Seek (aramak, peşinde koşmak)
Örnek: Many people seek asylum in Europe. (Pek çok insan Avrupa’da sığınma arıyor.)
- Strenuous (yorucu, ağır)
Örnek: Moving to a new country is a strenuous process. (Yeni bir ülkeye taşınmak yorucu bir süreçtir.)
- Swallow (yutmak)
Örnek: He found it difficult to swallow the pills. (Hapları yutmakta zorlandı.)
- Take a breather (mola vermek, soluklanmak)
Örnek: We have been working for hours; let’s take a breather. (Saatlerdir çalışıyoruz; hadi bir mola verelim.)
- Unfortunately (maalesef, ne yazık ki)
Örnek: Unfortunately, many people lost their jobs during the crisis. (Maalesef, kriz sırasında pek çok kişi işini kaybetti.)
Human rights and social responsibility
- Abuse (istismar etmek, kötüye kullanmak)
Örnek: We must take action to prevent the abuse of power. (Gücün kötüye kullanılmasını önlemek için harekete geçmeliyiz.)
- Aftermath (bir olayın ardından)
Örnek: The city faced many challenges in the aftermath of the earthquake. (Depremin ardından şehir birçok zorlukla karşılaştı.)
- Aggressive (saldırgan)
Örnek: The organization is against any form of aggressive behavior. (Kuruluş, her türlü saldırgan davranışa karşı.)
- Alleviate (hafifletmek, yatıştırmak)
Örnek: The new project aims to alleviate poverty in the region. (Yeni proje, bölgedeki yoksulluğu hafifletmeyi amaçlıyor.)
- Anthropologist (antropolog)
Örnek: The anthropologist studied the ancient traditions of the tribe. (Antropolog, kabilenin eski geleneklerini inceledi.)
- Apparent (belirgin, aşikar)
Örnek: It became apparent that the community needed more support. (Topluluğun daha fazla desteğe ihtiyacı olduğu aşikar hale geldi.)
- Appeal (başvuru, çağrı)
Örnek: The charity made an appeal for urgent food donations. (Hayır kurumu acil gıda bağışı için çağrıda bulundu.)
- Attribute (atfetmek, özellik)
Örnek: We attribute our success to the hard work of our volunteers. (Başarımızı gönüllülerimizin sıkı çalışmasına atfediyoruz.)
- Avert (önlemek, savuşturmak)
Örnek: Quick action was taken to avert a humanitarian disaster. (İnsani bir felaketi önlemek için hızlıca harekete geçildi.)
- Campaign (kampanya)
Örnek: They launched a campaign to raise awareness about climate change. (İklim değişikliği hakkında farkındalık yaratmak için bir kampanya başlattılar.)
- Charitable (hayırsever)
Örnek: The billionaire is known for his charitable donations. (milyarder, yaptığı hayırsever bağışlarıyla tanınır.)
- Commitment (bağlılık, taahhüt)
Örnek: Fighting discrimination requires a long-term commitment. (Ayrımcılıkla mücadele uzun vadeli bir bağlılık gerektirir.)
- Compassion (merhamet, şefkat)
Örnek: We should treat all living beings with compassion. (Tüm canlılara merhametle yaklaşmalıyız.)
- Compassionately (merhametli bir şekilde)
Örnek: The nurse treated the elderly patient compassionately. (Hemşire, yaşlı hastaya merhametli bir şekilde davrandı.)
- Cry over spilt milk (olmuş bitmiş şeye üzülmek)
Örnek: The mistake is made, so there is no use in crying over spilt milk. (Hata yapıldı, bu yüzden olmuş bitmiş bir şeye üzülmenin faydası yok.)
- Deploy (konuşlandırmak, görevlendirmek)
Örnek: The UN decided to deploy peacekeepers to the border. (BM, sınıra barış gücü askerleri konuşlandırmaya karar verdi.)
- Dire (vahim, acil)
Örnek: The refugees are in dire need of clean water and medicine. (Mültecilerin temiz su ve ilaca acil düzeyde ihtiyacı var.)
- Discrimination (ayrımcılık)
Örnek: Laws are being made to end discrimination in the workplace. (İş yerinde ayrımcılığı sona erdirmek için yasalar çıkarılıyor.)
- Diversity (çeşitlilik)
Örnek: Cultural diversity makes a society stronger. (Kültürel çeşitlilik bir toplumu daha güçlü kılar.)
- Donate (bağış yapmak)
Örnek: People often donate old clothes to those in need. (İnsanlar genellikle eski kıyafetlerini ihtiyacı olanlara bağışlar.)
- Empathy (empati)
Örnek: Empathy is essential for understanding others’ feelings. (Empati, başkalarının duygularını anlamak için gereklidir.)
- Enfranchisement (oy hakkı tanıma, vatandaşlık verme)
Örnek: The enfranchisement of women was a huge step for democracy. (Kadınlara oy hakkının tanınması demokrasi için büyük bir adımdı.)
- Ethnicity (etnik köken)
Örnek: The survey asked for information about the participants’ ethnicity. (Ankette katılımcıların etnik kökenleri hakkında bilgi istendi.)
- Ethnographer (etnograf)
Örnek: The ethnographer spent years living with the local community. (Etnograf, yerel toplulukla birlikte yaşayarak yıllarını geçirdi.)
- Extensive (kapsamlı, geniş çaplı)
Örnek: The government conducted an extensive study on social inequality. (hükümet, sosyal eşitsizlik üzerine kapsamlı bir çalışma yürüttü.)
- Extravagant (müsrif, aşırı)
Örnek: She leads an extravagant lifestyle that many cannot afford. (Pek çok kişinin gücünün yetmeyeceği müsrif bir yaşam tarzı sürüyor.)
- Frail (zayıf, hassas)
Örnek: The organization provides home care for frail elderly people. (Kuruluş, hassas durumdaki yaşlılar için evde bakım sağlıyor.)
- Hardship (zorluk, güçlük)
Örnek: Many families faced great economic hardship during the war. (Savaş sırasında pek çok aile büyük ekonomik zorluklarla karşılaştı.)
- Humanitarian (insani, yardımsever)
Örnek: Sending food to the starving population is a humanitarian duty. (Açlık çeken halka gıda göndermek insani bir görevdir.)
- Impulse (dürtü)
Örnek: He had a sudden impulse to help the homeless man. (Evsiz adama yardım etmek için ani bir dürtü hissetti.)
- Incapable (yetersiz, beceriksiz)
Örnek: Without funding, the charity is incapable of continuing its work. (Fon olmadan, hayır kurumu çalışmalarına devam etmekte yetersiz kalıyor.)
- Inevitable (kaçınılmaz)
Örnek: Changes in the social structure are inevitable. (Sosyal yapıdaki değişiklikler kaçınılmazdır.)
- Legislation (yasama, mevzuat)
Örnek: New legislation was introduced to protect human rights. (İnsan haklarını korumak için yeni mevzuat getirildi.)
- Liberty (özgürlük)
Örnek: Liberty is one of the most fundamental human rights. (Özgürlük, en temel insan haklarından biridir.)
- Minority (azınlık)
Örnek: The rights of minority groups must be protected by law. (Azınlıkların hakları yasalarla korunmalıdır.)
- Over a barrel (eli kolu bağlı, çaresiz durumda)
Örnek: The employee was over a barrel and had to sign the agreement. (Çalışan, çaresiz bir durumdaydı ve sözleşmeyi kabul etmek zorunda kaldı.)
- Over the hill (yaşlanmış, iş bitmiş)
Örnek: He thinks he is over the hill, but he is still a great worker. (Yaşlandığını düşünüyor ama hala harika bir çalışan.)
- Over the top (aşırı, abartılı)
Örnek: His reaction to the small mistakes was a bit over the top. (Küçük hatalara verdiği tepki biraz abartılıydı.)
- Overview (genel bakış)
Örnek: The report provides an overview of the current social issues. (Rapor, mevcut sosyal sorunlara genel bir bakış sunuyor.)
- Suffrage (oy kullanma hakkı)
Örnek: Universal suffrage is a key element of a fair election. (Evrensel oy hakkı, adil bir seçimin temel unsurudur.)
- Tide over (zor bir süreci atlatmasına yardım etmek)
Örnek: This small loan will tide me over until my next paycheck. (Bu küçük kredi, bir sonraki maaşıma kadar beni idare edecek.)
- Tolerance (hoşgörülü, tolerans)
Örnek: Tolerance toward different cultures is vital for world peace. (Farklı kültürlere hoşgörü, dünya barışı için hayati önem taşır.)
- Underprivileged (yoksul, imkânı kısıtlı)
Örnek: The program provides education for underprivileged children. (Program, imkânı kısıtlı çocuklar için eğitim sağlıyor.)
- Universal (evrensel)
Örnek: Human rights are universal and belong to everyone. (İnsan hakları evrenseldir ve herkese aittir.)
- Value (değer)
Örnek: Honesty is a value that we should all respect. (Dürüstlük, hepimizin saygı duyması gereken bir değerdir.)
- Voluntary (gönüllü)
Örnek: She does voluntary work at the local animal shelter. (Yerel hayvan barınağında gönüllü işler yapıyor.)
- Vulnerable (savunmasız, kırılgan)
Örnek: Children are the most vulnerable members of society. (Çocuklar, toplumun en savunmasız üyeleridir.)
Environment and climate change
- Arid (kurak, çorak)
Örnek: The Sahara is known for its arid climate and vast sand dunes. (Sahra, kurak iklimi ve geniş kum tepeleriyle bilinir.)
- At the expense of (pahasına, zararına)
Örnek: We should not achieve economic growth at the expense of the environment. (Çevrenin zararına bir ekonomik büyüme gerçekleştirmemeliyiz.)
- Atmosphere (atmosfer)
Örnek: Greenhouse gases are building up in the Earth’s atmosphere. (Sera gazları Dünya’nın atmosferinde birikiyor.)
- Climate (iklim)
Örnek: Scientists are studying how the global climate is changing. (Bilim insanları küresel iklimin nasıl değiştiğini inceliyor.)
- Curtail (kısıtlamak, azaltmak)
Örnek: We must curtail our use of fossil fuels to protect the planet. (Gezegeni korumak için fosil yakıt kullanımımızı kısıtlamalıyız.)
- Desertification (çölleşme)
Örnek: Overgrazing is one of the main causes of desertification. (Aşırı otlatma, çölleşmenin temel nedenlerinden biridir.)
- Devastating (yıkıcı, tahrip edici)
Örnek: The wildfire had a devastating effect on the local wildlife. (Orman yangınının yerel vahşi yaşam üzerinde yıkıcı bir etkisi oldu.)
- Equator (ekvator)
Örnek: The weather is generally hot and humid near the equator. (Ekvator yakınlarında hava genellikle sıcak ve nemlidir.)
- Flooding (sel, su baskını)
Örnek: Heavy rains caused severe flooding in the coastal areas. (Şiddetli yağışlar kıyı bölgelerinde ciddi sel baskınlarına neden oldu.)
- Forecasting (tahmin etme)
Örnek: Weather forecasting has become more accurate thanks to satellites. (Uydular sayesinde hava tahmini daha doğru hale geldi.)
- Frigid (çok soğuk, buz gibi)
Örnek: The explorers struggled to survive in the frigid temperatures of the Arctic. (Kaşifler, Kuzey Kutbu’nun dondurucu soğuğunda hayatta kalmak için mücadele etti.)
- Graze (otlamak, hayvan otlatmak)
Örnek: Cattle were left to graze in the green valley. (Sığırlar yeşil vadide otlamaya bırakıldı.)
- Harsh (sert, acımasız, çetin)
Örnek: Polar bears are well-adapted to the harsh conditions of the North Pole. (Kutup ayıları, Kuzey Kutbu’nun sert koşullarına iyi uyum sağlamışlardır.)
- Humid (nemli)
Örnek: Tropical rainforests are famous for their hot and humid air. (Tropikal yağmur ormanları sıcak ve nemli havasıyla ünlüdür.)
- Hurdle (engel)
Örnek: Lack of funding is the biggest hurdle for the new environmental project. (Finansman eksikliği, yeni çevre projesi için en büyük engel.)
- Implemented (uygulanan , hayata geçirilen)
Örnek: New laws were implemented to reduce industrial waste. (Endüstriyel atıkları azaltmak için yeni yasalar hayata geçirildi.)
- Increasingly (giderek artan bir şekilde)
Örnek: It is becoming increasingly difficult to find clean water in some regions. (Bazı bölgelerde temiz su bulmak giderek zorlaşıyor.)
- Intrinsic (içsel, hakiki, öz)
Örnek: Nature has an intrinsic value that goes beyond money. (Doğanın, paranın ötesinde öz bir değeri vardır.)
- Kill off (kökünü kazımak)
Örnek: Pollution can kill off entire species of fish in a river. (Kirlilik, bir nehredeki tüm balık türlerinin kökünü kazıyabilir.)
- Logger (oduncu, ağaç kesici)
Örnek: The logger works in the forest and cuts down trees. (Oduncu ormanda çalışır ve ağaç keser.)
- Misbehave (kötü/farklı davranmak)
Örnek: When nature begins to misbehave, we see more natural disasters. (Doğa farklı davranmaya başladığında daha fazla doğal afet görürüz.)
- Over-cultivate (toprağı aşırı işlemek, aşırı üretim)
Örnek: If farmers over-cultivate the land, the soil loses its nutrients. (Çiftçiler toprağı aşırı işlerse toprak besin değerini kaybeder.)
- Paucity (azlık, kıtlık)
Örnek: There is a paucity of information regarding the long-term effects of this chemical. (Bu kimyasalın uzun vadeli etkilerine dair bilgi kıtlığı var.)
- Permanently (kalıcı olarak)
Örnek: Some glaciers may disappear permanently. (Bazı buzullar kalıcı olarak yok olabilir.)
- Planting (dikim, ekim)
Örnek: The school started a tree-planting event to help the environment. (Okul, doğaya yardımcı olmak için ağaç dikme etkinliği başlattı.)
- Precipitate (yağışa neden olmak, hızlandırmak)
Örnek: Clouds must be cooled significantly to precipitate rain. (Yağmurun yağması için bulutların önemli ölçüde soğuması gerekir.)
- Preservation (koruma, muhafaza)
Örnek: The preservation of wildlife is vital for ecological balance. (Vahşi yaşamın muhafazası, ekolojik denge için hayati önem taşır.)
- Prevail over (galip gelmek, üstün gelmek)
Örnek: Hope must prevail over fear in our fight against climate change. (İklim değişikliğiyle mücadelemizde umut, korkuya galip gelmelidir.)
- Prevailing (hakim olan, geçerli)
Örnek: The prevailing winds in this region usually blow from the west. (Bu bölgede hakim rüzgarlar genellikle batıdan eser.)
- Productive (verimli)
Örnek: Volcanic soil is very productive for farming. (Volkanik toprak, tarım için çok verimlidir.)
- Proportion (oran, miktar)
Örnek: A large proportion of the Earth’s surface is covered by water. (Dünya yüzeyinin büyük bir oranı sularla kaplıdır.)
- Reclaim (arazi vb. geri kazanmak)
Örnek: The city plans to reclaim the old industrial site for a new park. (Şehir, eski sanayi bölgesini yeni bir park için geri kazanmayı planlıyor.)
- Scarcity (kıtlık, yetersizlik)
Örnek: Water scarcity is a major problem in many parts of Africa. (Su kıtlığı, Afrika’nın birçok yerinde büyük bir sorundur.)
- Soil (toprak)
Örnek: Healthy soil is necessary for growing healthy crops. (Sağlıklı mahsuller yetiştirmek için sağlıklı toprak gerekir.)
- Spearhead (öncülük etmek)
Örnek: She decided to spearhead a movement for clean energy. (Temiz enerji için bir harekete öncülük etmeye karar verdi.)
- Treacherous (tehlikeli , güvenilmez)
Örnek: The mountain road can be treacherous during the winter. (Dağ yolu kışın tehlikeli olabilir.)
- Unproductive (verimsiz)
Örnek: The land became unproductive after years of drought. (Yıllarca süren kuraklıktan sonra toprak verimsizleşti.)
- Unwarranted (gereksiz, yersiz)
Örnek: Some people believe that the fear of a new ice age is unwarranted. (Bazı insanlar yeni bir buzul çağı korkusunun yersiz olduğuna inanıyor.)
- Vital (hayati)
Örnek: Forests play a vital role in cleaning the air. (Ormanlar, havanın temizlenmesinde hayati bir rol oynar.)
- Wash away (sürükleyip götürmek)
Örnek: The flood waters washed away the small bridge. (Sel suları küçük köprüyü sürükleyip götürdü.)
- Wildfire (orman yangını)
Örnek: The wildfire spread quickly due to the strong winds. (Orman yangını, şiddetli rüzgarlar nedeniyle hızla yayıldı.)
Waste management
- Administration (yönetim, idare)
Örnek: The school administration decided to start a recycling program. (Okul yönetimi bir geri dönüşüm programı başlatmaya karar verdi.)
- Annoyance (rahatsızlık, sıkıntı)
Örnek: The constant noise from the factory is a great annoyance to the neighbors. (Fabrikadan gelen sürekli gürültü komşular için büyük bir rahatsızlık kaynağı.)
- Bureaucracy (bürokrasi)
Örnek: You need to deal with a lot of bureaucracy to open a new business. (Yeni bir iş açmak için çok fazla bürokrasiyle uğraşmanız gerekir.)
- Collection points (toplama noktaları)
Örnek: There are several collection points for used batteries in the city center. (Şehir merkezinde kullanılmış piller için birkaç toplama noktası bulunuyor.)
- Commercially (ticari olarak)
Örnek: This product is not yet commercially available. (Bu ürün henüz ticari olarak mevcut değil.)
- Component (bileşen, parça)
Örnek: Nitrogen is a main component of the Earth’s atmosphere. (Azot, Dünya atmosferinin ana bileşenlerinden biridir.)
- Compost (gübre)
Örnek: You can turn your kitchen waste into compost for your garden. (Mutfak atıklarınızı bahçeniz için gübreye dönüştürebilirsiniz.)
- Concur (aynı fikirde olmak, katılmak)
Örnek: The board members concur that the waste management system needs an update. (Yönetim kurulu üyeleri, atık yönetim sisteminin güncellenmesi gerektiği konusunda hemfikir.)
- Constant (sürekli, sabit)
Örnek: The machinery requires a constant supply of electricity. (Makineler sürekli bir elektrik akışına ihtiyaç duyar.)
- Constituent (bileşen, kurucu unsur)
Örnek: We need to analyze the constituent parts of the material. (Malzemenin kurucu parçalarını analiz etmemiz gerekiyor.)
- Crisis (kriz)
Örnek: The world is facing a major plastic waste crisis. (Dünya büyük bir plastik atık kriziyle karşı karşıya.)
- Criticism (eleştiri)
Örnek: The government faced heavy criticism for the new tax law. (Hükümet yeni vergi yasası nedeniyle ağır eleştirilerle karşılaştı.)
- Come up against (bir zorlukla vb. karşılaşmak )
Örnek: We came up against some unexpected problems during the project. (Proje sırasında bazı beklenmedik sorunlarla karşılaştık.)
- Cut down on (azaltmak, kısıntıya gitmek)
Örnek: We should cut down on the amount of plastic we use every day. (Her gün kullandığımız plastik miktarını azaltmalıyız.)
- Duration (süre, süreç)
Örnek: The duration of the recycling process depends on the material. (Geri dönüşüm sürecinin süresi malzemeye bağlıdır.)
- Get rid of (kurtulmak, başından savmak)
Örnek: It is difficult to get rid of toxic waste safely. (Toksik atıklardan güvenli bir şekilde kurtulmak zordur.)
- Heartening (yüreklendirici, umut verici)
Örnek: It is heartening to see so many young people caring about the environment. (Bu kadar çok gencin çevreye önem verdiğini görmek umut verici.)
- Household waste (evsel atık)
Örnek: Most household waste can be recycled if separated properly. (Doğru şekilde ayrıştırılırsa çoğu evsel atık geri dönüştürülebilir.)
- Incinerator (çöp fırını, atık yakma tesisi)
Örnek: The waste is burned in a high-temperature incinerator. (Atıklar yüksek ısı bir yakma fırınında yakılır.)
- Irritation (kızgınlık, tahriş)
Örnek: The delay in the waste collection caused a lot of irritation among residents. (Çöp toplamadaki gecikme, sakinler arasında büyük kızgınlığa neden oldu.)
- Keep up with (hızına yetişmek, ayak uydurmak)
Örnek: It is hard to keep up with the latest technological trends. (Son teknolojik trendlere ayak uydurmak zordur.)
- Machinery (makineler, mekanizma)
Örnek: The recycling plant uses advanced machinery to sort waste. (Geri dönüşüm tesisi, atıkları ayırmak için gelişmiş makineler kullanıyor.)
- Material (malzeme, madde)
Örnek: Wood is a natural material used in building houses. (Odun, ev yapımında kullanılan doğal bir malzemedir.)
- Offence (suç, ihlal)
Örnek: Littering is a serious offence in this city. (Bu şehirde yerlere çöp atmak ciddi bir suçtur.)
- Packaging (ambalajlama, paketleme)
Örnek: Companies should use biodegradable packaging for their products. (Şirketler ürünleri için biyolojik olarak parçalanabilen ambalajlar kullanmalı.)
- Paperwork (kağıt işi, evrak işleri)
Örnek: I spent the whole morning doing paperwork. (Tüm sabahımı evrak işi yaparak geçirdim.)
- Pass a law (yasa çıkarmak)
Örnek: The parliament plans to pass a law against plastic bags. (Parlamento, plastik poşetlere karşı bir yasa çıkarmayı planlıyor.)
- Prohibitively (engelleyici şekilde, aşırı derecede)
Örnek: The cost of the new machinery was prohibitively expensive. (Yeni makinelerin maliyeti aşırı derecede pahalıydı.)
- Quantity (miktar)
Örnek: The police seized a large quantity of illegal products. (Polis büyük miktarda yasa dışı ürün ele geçirdi.)
- Red tape (bürokrasi, resmi formalite)
Örnek: We had to cut through a lot of red tape to get the building permit. (İnşaat izni almak için çok fazla resmi formaliteyi aşmak zorunda kaldık.)
- Reprocess (yeniden işlemek)
Örnek: The factory can reprocess old tires into floor coverings. (Fabrika, eski lastikleri yer kaplamalarına dönüştürmek için yeniden işleyebilir.)
- Run out of (bitmek, tükenmek)
Örnek: If we are not careful, we will run out of natural resources. (Dikkatli olmazsak doğal kaynaklarımız tükenecek.)
- Put up with (katlanmak, tahammül etmek)
Örnek: I can’t put up with this smell any longer. (Bu kokuya daha fazla katlanamayacağım.)
- Trend (eğilim, akım)
Örnek: There is a growing trend toward zero-waste living. (Sıfır atık hayat tarzına doğru büyüyen bir eğilim var.)
- Upsurge (artış, kabarma)
Örnek: There has been a sudden upsurge in the number of recycling apps. (Geri dönüşüm uygulamalarının sayısında ani bir artış oldu.)
- Wood pulp (odun hamuru)
Örnek: Paper is made from wood pulp harvested from trees. (Kağıt, ağaçlardan elde edilen odun hamurundan yapılır.)
Wildlife ecology
- Acute (keskin, ciddi, şiddetli)
Örnek: Many animals have an acute sense of smell. (Pek çok hayvan keskin bir koku alma duyusuna sahiptir.)
- Avoid (kaçınmak, sakınmak)
Örnek: Some animals are nocturnal to avoid the heat. (Bazı hayvanlar sıcaktan kaçınmak için gece ortaya çıkarlar.)
- Aware (farkında, haberdar)
Örnek: We should be more aware of the dangers facing endangered species. (Nesli tükenmekte olan türlerin karşı karşıya olduğu tehlikelerin daha fazla farkında olmalıyız.)
- Bounty (ödül, bolluk)
Örnek: The local government put a bounty for the capture of the dangerous predator. (Yerel hükümet, tehlikeli yırtıcının yakalanması için bir ödül koydu.)
- Burgeoning (hızla gelişen, filizlenen)
Örnek: The burgeoning population of the city is encroaching on the nearby forest. (Şehrin hızla artan nüfusu yakındaki ormana tecavüz ediyor.)
- Carnivorous (etçil)
Örnek: Lions and tigers are some of the most famous carnivorous animals. (Aslanlar ve kaplanlar en ünlü etçil hayvanlardan bazılarıdır.)
- Consensus (fikir birliği, uzlaşma)
Örnek: There is a consensus that global warming affects animal migration. (Küresel ısınmanın hayvan göçünü etkilediği konusunda bir fikir birliği var.)
- Cultivate (yetiştirmek, toprağı işlemek)
Örnek: Farmers cultivate various crops to provide food for the community. (Çiftçiler, topluma yiyecek sağlamak amacıyla çeşitli mahsuller yetiştirirler.)
- Damp (nemli, rutubetli)
Örnek: Frogs usually live in damp environments like lakes and rivers. (Kurbağalar genellikle göl ve nehir gibi nemli ortamlarda yaşarlar.)
- Dearth (kıtlık, eksiklik)
Örnek: The dearth of rain led to a serious water shortage in the region. (Yağmur kıtlığı, bölgede ciddi bir su sıkıntısına yol açtı.)
- Encroach (sınırını aşmak)
Örnek: Human buildings continue to encroach on natural habitats. (İnsan yapıları doğal yaşam alanlarının sınırlarını aşmaya devam ediyor.)
- Enemy (düşman)
Örnek: The cat is the natural enemy of the mouse. (Kedi, farenin doğal düşmanıdır.)
- Expansive (geniş, yayılımcı)
Örnek: The eagle soared over the expansive plains. (Kartal, geniş ovaların üzerinde süzüldü.)
- Extinction (nesli tükenme)
Örnek: Many species are facing the threat of extinction. (Pek çok tür, nesli tükenme tehdidiyle karşı karşıya.)
- Fascinating (büyüleyici, çok ilgi çekici)
Örnek: The behaviour of ants is truly fascinating. (Karıncaların davranışı gerçekten büyüleyici.)
- Graduate (mezun olmak, derece derece ilerlemek)
Örnek: The complexity of the ecosystem increases as you graduate from one level to another. (Bir seviyeden diğerine ilerledikçe ekosistemin karmaşıklığı artar.)
- Grow (büyümek, yetişmek)
Örnek: Some plants can grow even in poor soil. (Bazı bitkiler verimsiz toprakta bile yetişebilir.)
- Hibernate (kış uykusuna yatmak)
Örnek: Bears hibernate to save energy. (Ayılar enerji tasarrufu yapmak için kış uykusuna yatarlar.)
- Housing (barınma, konut sağlama)
Örnek: The government is planning new housing projects near the wetland. (Hükümet sulak alanın yakınında yeni konut projeleri planlıyor.)
- Illegitimate (yasa dışı, gayrimeşru)
Örnek: Illegitimate hunting is a major threat to wildlife. (Yasa dışı avlanma, vahşi yaşam için büyük bir tehdittir.)
- Inject (enjekte etmek, şırınga etmek)
Örnek: Some snakes inject venom into their prey through their fangs. (Bazı yılanlar dişleri aracılığıyla avlarına zehir enjekte ederler.)
- Knock on (etkilemek)
Örnek: The disappearance of one species has a knock-on effect on the whole food chain. (Bir türün yok olmasının tüm besin zinciri üzerinde zincirleme bir etkisi vardır.)
- Nourishment (besin, beslenme)
Örnek: Plants get their nourishment from the soil and sunlight. (Bitkiler besinlerini topraktan ve güneş ışığından alırlar.)
- Permanent (kalıcı)
Örnek: The damage to the coral reef might be permanent. (Mercan kayalığına verilen hasar kalıcı olabilir.)
- Pose (oluşturmak , teşkil etmek)
Örnek: Pollution poses a great danger to marine life. (Kirlilik, deniz yaşamı için büyük bir tehlike teşkil eder.)
- Recompense (tazminat, karşılık ödemek, karşılamak)
Örnek: The charge recompenses for the document costs. (Ücret, bürokratik masrafları karşılıyor.)
- Refuge (sığınak, barınak)
Örnek: Mountains provide a safe refuge for the deer. (Dağlar, geyikler için güvenli bir sığınak sağlar.)
- Reservation (doğal koruma alanı)
Örnek: The animals are protected within the reservation. (Hayvanlar, koruma alanlarında korunmaktadır.)
- Reticent (sessiz, çekingen)
Örnek: Most wild animals are reticent so they stay away from humans. (Çoğu vahşi hayvan çekingendir bu yüzden de insanlardan uzak dururlar.)
- Reward (ödül)
Örnek: Training a dog requires a system of rewards. (Bir köpeği eğitmek ödül sistemi gerektirir.)
- Solitary (yalnız yaşayan)
Örnek: Leopards are solitary animals. (Leoparlar yalnız yaşayan hayvanlardır.)
- Stem (-den kaynaklanmak, sap)
Örnek: Most environmental problems stem from human activity. (Çoğu çevre sorunu insan faaliyetlerinden kaynaklanır.)
- Sting (sokmak)
Örnek: Be careful not to get a bee sting. (Arı sokmasına karşı dikkatli ol.)
- Threatened (tehdit altındaki)
Örnek: The panda is one of the threatened species. (Pandalar, tehdit altındaki türlerden biridir.)
- Timid (ürkek, çekingen)
Örnek: Deer are very timid creatures and run away at the slightest sound. (Geyikler çok ürkek yaratıklardır ve en ufak bir seste kaçarlar.)
- Trespass on (izinsiz girmek)
Örnek: You should not trespass on private land. (Özel araziye izinsiz girmemelisin.)
- Unsanctioned (onaylanmamış, kaçak)
Örnek: Unsanctioned logging is destroying the rainforests. (Kaçak ağaç kesimi yağmur ormanlarını yok ediyor.)
- Utilize (faydalanmak, kullanmak)
Örnek: Animals utilize various techniques to survive in the wild. (Hayvanlar vahşi doğada hayatta kalmak için çeşitli teknikler kullanır.)
- Vociferously (bağırarak, şiddetle)
Örnek: The activists vociferously protested the destruction of the forest. (Aktivistler ormanın yok edilmesini şiddetle protesto ettiler.)
- Wealth (zenginlik, servet)
Örnek: The country has a great wealth of natural resources. (Ülke büyük bir doğal kaynak zenginliğine sahip.)
- Wetland (sulak alan)
Örnek: Wetlands are important ecosystems that filter water naturally. (Sulak alanlar, suyu doğal olarak filtreleyen önemli ekosistemlerdir.)
12. sınıf İngilizce sınavına girmeden önce bilinmesi gereken kelimeler
- sınıf İngilizce sınavlarında başarıyı belirleyen en önemli noktalardan biri, soru köklerini hızlı ve doğru anlayabilmektir. Özellikle YKS ve okul sınavlarında bizi strese sokan, kaygıya sebep olan şey soruyu doğru anlayıp anlamadığımızdır. 12. sınıf İngilizce sınavlarında ve soru köklerinde sıkça karşımıza çıkabilecek kelimeleri aşağıdaki listeden inceleyelim ve öğrenelim!
| İngilizce | Türkçe | Örnek cümle |
| assume | varsaymak | The question assumes that all students have the same background.
(Soru, tüm öğrencilerin aynı altyapıya sahip olduğunu varsayıyor.) |
| indicate | göstermek, belirtmek | Which option best indicates the writer’s opinion?
(Hangi seçenek yazarın görüşünü en iyi şekilde göstermektedir?) |
| emphasize | vurgulamak | The text emphasizes the importance of education.
(Metin, eğitimin önemini vurgulamakta.) |
| contrary to | aksine | Contrary to popular belief, the solution is simple.
(Yaygın inanışın aksine, çözüm basit.) |
| outcome | sonuç | What was the final outcome of the experiment?
(Deneyin nihai sonucu neydi?) |
| primarily | öncelikle | The article is primarily about climate change.
(Makale öncelikle iklim değişikliği hakkında.) |
| support | desteklemek | Which sentence supports the main idea of the passage?
(Hangi cümle paragrafın ana fikrini desteklemektedir?) |
| reveal | ortaya koymak, açığa çıkartmak | The study reveals new information about the topic.
(Çalışma, konuyla ilgili yeni bilgiler ortaya koymaktadır.) |
| likely | muhtemelen, büyük olasılıkla | Technology will likely change education.
(Teknoloji büyük olasılıkla eğitimi değiştirecek.) |
| result in | ile sonuçlanmak | Poor planning can result in serious problems.
(Yetersiz planlama ciddi sorunlara yol açabilir.) |
12. sınıf İngilizce kelime ezberlemenin püf noktaları
- sınıfta İngilizce kelimeler hem sayı hem de anlam açısından daha karmaşık hâle gelebilir. Bu yüzden pek çok öğrenci İngilizce kelime ezberlemeyi zor hatta zaman kaybı olarak görmeye başlıyor. Oysa doğru yöntemler kullanıldığında kelime öğrenmek ezberden çıkıp anlamaya ve hatırlamaya dayalı bir sürece dönüşüyor. Aşağıda, 12. sınıf öğrencilerinin İngilizce kelimeleri daha kolay ve kalıcı şekilde öğrenmesine yardımcı olacak üç etkili yöntemi sizler için derledik. O halde bu yöntemleri hiç vakit kaybetmeden öğrenelim!
Kelimeleri bağlam içinde öğrenme
Tek başına ezberlenen kelimeler genellikle kısa sürede unutulur. Bunun yerine kelimeleri bir cümle ya da kısa paragraf içinde görmek, anlamlarını daha net kavramamızı sağlar. Özellikle sınav sorularında kelimeler çoğu zaman bağlam içinde karşınıza çıktığı için bu yöntem oldukça etkili olabilir.
Kelimeleri gruplara ya da temalara ayırarak öğrenme
Kelimeleri tek tek değil; konularına, benzer anlamlarına ya da zıtlıklarına göre gruplayarak öğrenmek zihinsel bağlantılar kurmamıza yardımcı olur. Örneğin “reason – result – outcome” gibi kelimeleri birlikte çalıştığımızda kendilerine hafızamızda daha iyi yer bulurlar.
Tekrar ve alıştırmalar yapmak
Sadece okuyarak çalışmak yerine kelimeleri aktif olarak kullanmak öğrenmeyi kolaylaştırır. Öğrendiğimiz kelimelerle kısa cümleler kurmak, boşluk doldurma alıştırmaları yapmak ya da kendimize mini testler hazırlamak kelimelerin kalıcı olmasını sağlayabilir.
Novakid’le tanışın!
İngilizce kelime ezberi dendiğinde herkesin yüzünün ekşidiğini biliriz. Peki bu durum kelime ezberlemenin zor ve sıkıcı oluşundan mı kaynaklanıyor yoksa biz süreci eğlenceli hale getiremiyoruz? Çocuklar için İngilizce kursu Novakid’de uzman eğitmenlerimizle hem grup dersleri ile hem de 1-1 dersler ile çocuklara İngilizceyi eğlenerek öğrenebilecekleri ortam sunuyoruz. İlk deneme dersinizi ücretsiz alın!
Questions and answers
- sınıf İngilizce dersi, MEB müfredatına göre genellikle 10 üniteden oluşur. Bu üniteler; öğrencilerin akademik okuma, kelime bilgisi ve sınav becerilerini geliştirmeye odaklanır.
- sınıf İngilizce seviyesi genel olarak B1 ile B1+ aralığındadır. Bu seviyede öğrencilerden metinleri anlayabilmeleri, görüş bildirebilmeleri ve temel akademik ifadeleri kullanabilmeleri beklenir.
Evet, 12. sınıfta İngilizce zorunlu dersler arasında yer alır. Hem okul sınavlarında hem de YKS’de etkili olduğu için düzenli olarak çalışılması oldukça önemlidir.
Akıcı İngilizce konuşmanın ne olduğunu, akıcı konuşabilmek için kaç kelime bilmeniz gerektiğini ve bu noktaya nasıl ulaşabileceğinizi birlikte öğrenelim!
Bu içeriğimizde 11 yaşındaki Netflix oyuncusu Kartal’ın annesi Hüma Bilcanlı’nın Novakid deneyiminden bahsettik.
Bu içeriğimizde çocuklar için anne konulu İngilizce bir essay paylaştık. My mother konulu essay ile present simple çalıştık.
İngilizce doğa deyimlerini keşfediyoruz! Bol örnekler ve basit açıklamalarla taçlandırdığımız yazımızı okuyalım ve doğa ile alakalı deyimleri öğrenelim.
Çocuklara yeryüzündeki kıtaları ve kıtalar hakkındaki ilginç bilgileri nasıl öğreteceğimizi gösterdik.
İngilizce “funny” kelimesine alternatif olabilecek, farklı durum ve duygulara uygun pek çok sözcük var. Bu sözcükleri birlikte keşfetmeye hazır mısınız?











